NEREDESİN GEZİ RUHU?

 

vesıkalık0001Murathan Mungan’ın 48. SİYAD Türkiye Sineması Ödülleri törenindeki sözlerinden aldığım cesaretle daha önce kaleme almış olduğum aynı dertten muzdarip birkaç kelamı paylaşmak istedim.

Hafızamızın en kıymetli yerinde saklamış olduğumuz Gezi günlerine doğru kısa bir yolculuk yaptığımızda “Bu daha başlangıç mücadeleye devam!” sloganının kulaklarımızda tüm tazeliğiyle yankılandığını görürüz. Dükkânların kapılarındaki “Direnmeye gidiyorum döneceğim.” notundan, panzerlere gitar çalan gençlere; yeryüzü sofralarından, “çapulcu”çadırlarına; olabileceğini hayal edemediğimiz dayanışma örneklerinden, son derece yaratıcı olan eylem ve söylemlere;  kırmızılı kadından, penguenlere hepsi belleğimizde ilk günkü canlılığını koruyor. Adını “Gezi Ruhu” koyduğumuz ruh, Taksim’deki ağaçların dibinden çıkmış dalga dalga büyüyerek tüm sokaklara, kentlere yayılmış, kısa sürede coğrafyamızın her yanını sıcak bir direniş atmosferi sarmıştı. Hem de bazılarımızın içten içe “Bu halkla bir yere gidilmez abi.” diye karnına kurt düştüğü zamanlarda. Yüzde elliyi zor tuttuğunu söyleyen zamanın başbakanı R.T. Erdoğan’ın tüm tehditlerine rağmen o güne kadar hiçbir gösteriye katılmamış olan binlerce insan hem kendi yaşamı,  hem başkaları için inadına sokaklara çıkmıştı.

İçinde büyük bir onur taşıyan “diren” sözcüğünü kuşanan binler sokakları doldurmuş, “Diren Gezi, “ Diren İstanbul”, “Diren Akdeniz…” yaşamın vazgeçilmezleri olmuştu. Devlet sopasıyla ilk kez tanışan yığınlar “Biz burada yeşilimize, yaşamımıza sahip çıkmak için direnirken; cop yiyip,  biber gazı soluyorken ve şehrin üstünden gaz bulutları yükselirken nasıl olur da NTV penguen belgeseli yapar?” diye isyan ediyordu. Medyanın bu tutumu bazılarının kafasında soru işaretleri oluşturmuş, kitleler arasında yeni bir algının dolaşmasına yol açmıştı. 1915’den 38’lere, 90’lı yıllardan bugünlere ötekileştirilmiş kimliklere, halklara yapılan zulmün ve sansürün derinliği üzerinden bir duygudaşlık kurulmuştu. Haklı taleplerle toplantı, yürüyüş, miting yapan masum insanlara devletin güvenlik güçleri orantısız şiddet uyguluyordu, kimi basın yayın organları bunu ya hiç yayınlamıyor ya da kitlelere bir takım sıfatlar yakıştırıp olayları çarpıtarak aktarıyordu. Demek ki yıllardır Kürtlere neler yapılıyordu da, söyledikleri her şeyi sorgusuz kabul ettiğimiz bazı yayın organları gerçek olanın üstünü örtüyor, algıları yanıltıyordu. Gezide direnenler kimimizin kızı- oğlu, kimimizin annesiydi; kardeşi ya da babasıydı, arkadaşımızdı, terörist olamazlardı. Demek ki hükümetlerin, devletin yıllardır bize tanıttığı “terörist Kürtler” de terörist olmayabilirdi.

Yaparak yaşayarak öğrenme kuramı dediğimiz bu olgu Kürt halkının taleplerinin gerçekleşmesi konusunda benim gibi umudu biraz zedelenmiş olanların içine yeniden bir umut ışığı doğdurmuştu. Bundan böyle Kürtler “bölücü”, “terörist” giydirmelerinden arındırılıp “insan” olarak anılabileceklerdi. Yıllar boyu yalnız bırakılan Kürtler’e batıdan dayanışma eli uzatılacak, devlet Kürt’e vurdukça “Her yer Kürdistan, hepimiz Kürtüz.” denilebilecekti.

Aradan geçen zaman içerisinde Türkiye Kurdistanı’nda hiçbir sözcüğün tarif etmeye gücünün yetmediği katliamlar yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor, ancak Gezi Ruhu bir türlü Kürtleri kucaklayamıyor. Hepimiz tanığız ki Artvin’de başlayan doğa katliamına karşı yine o Gezi geleneğiyle binler sokaklara döküldü; atını, arabasını, boğasını alan Artvin’e koştu. Ardahan’dan atlı birlikler doldurdu biricik Artvin sokaklarını. Sosyal medyada “Burası Çin değil, Artvin!”,”Burası İsviçre değil, Artvin!” sahiplenişleri birbiriyle yarıştı. Vicdanlarımıza ağlayan ağaç figürleri gönderilip duygu dünyamız sınandı. Polis kalkanlarına kafa tutan kadınlardan, gaz bombası stoklarının uçurumdan aşağı atılışına kadar harika bir direnişti. “Altınsız olur Artvinsiz olmaz!”, “DirenArtvin!” kararlılığı tartışılmazdı. Gezi ruhu şimdi Karadeniz’de canlanmış,”Bu daha başlangıç” tan sonra mücadeleye Artvin için devam edilmişti. Peki, şimdi sormak gerekmiyor mu? Neden “Herşeysiz olur, Kürtlersiz olmaz!” diyemedi Gezi Ruhu? Cizresiz olmaz! Sursuz, Silvansız, Nusaybinsiz… Eğer Kurdistan için de ayağa kalksaydı Gezi Ruhu, en azından 7 Haziran’dan bu yana, yüzlerce insan bu gün hayatta, aramızda olacaktı. Ne çocuklar, ne gençler, ne savaşın içine sürülen yoksul ailelerin asker, polis çocukları ne de gerillalar ölmeyecekti. Katledilmiş kadın bedenlerine işkence yapılıp sokaklarda teşhir edilmeyecek, 28 kurşunla katledilen H. Birlik zırhlı aracın ardında yerlerde sürüklenmeyecekti.

Siz hiç polis kurşunun yaraladığı torununuzu beyaz bayraklarla hastaneye yetiştirirken vurularak öldürüldünüz mü? On yaşındaki kızınızın cesedini sokağa çıkma yasağı gerekçesiyle toprağa veremeyip üç gün buzdolabında saklamak zorunda bırakıldınız mı? Devletin yaptığı katliamın derinliğini görebilmemiz için özür dileyerek bu kadar açık söylüyorum. Sadece bir dakika düşünelim; Cizre’deki bodrumlardan çıkarılan yanık cesetlerden biri bizim kardeşimiz olsun, bulduğumuz kol, bedeninden ayrılmış baş, bizim çocuğumuzun vücudundan koparılmış olsun. Annesinin kanlar içindeki cesedi 7 gün boyunca sokakta bırakılan ve onu köpekler yemesin diye polisten saklanarak duvarın dibinde bekleyen çocuk siz olun…

Ahh Gezi Ruhu..Neredesin?

“Hangi dağ efkârlıysa biz oradayız!” sözünü Artvin direnişinde görmüş ve çok değerli bulmuştum, ancak sormadan edemedim. Cudi’nin efkârı dünyayı aştı, etekleri kan revan, Dicle’nin yakarışı bir destan, neredesiniz ey Geziciler, Gezi Ruhu nerede? Dağlara taşlara “DirenGezi”, “DirenBerkin”, “Defol polis.” yazan ellerimiz Kurdistan’daki “Kızlar biz geldik.” JÖH, “Türk’sen övün, değilsen itaat et!” PÖH ırkçılığının, cinsiyetçiliğinin altına neden yazamıyor “Erdoğan defol!” Pöh defol” “Faşizme geçit yok!“,”DirenCizre” diye.  Amed ya da Cizre’ye gelemeyebiliriz, korku anlaşılır bir durumdur, insana özgüdür ancak Sur’u, Cizre’yi, Nusaybin’i İstanbul’a taşımak, Taksim’in göbeğine oturtmak olanaklı bir şeydir. Eğer halen “âmâ”lara, “ancak”lara, onlar da öz yönetim… Onlar da hendek… Onlar da… Çıkmazının içinde değilsek; bu kirli savaşa dur demek için, yarınlarda birbirimizin yüzüne onurla bakabilmek için hiç değilse Ali İsmail’e verdiğimiz söz için Eskişehir sokaklarını, Etem için Ankara’nın bulvarlarını dolduralım, İzmir Kordon’da “her yer Sur, her yer direniş!” diye haykıralım ve artık “Yaşasın Halkların Kardeşliği”ne bir can suyu verelim.

 

Şubat 2016 Hacer Koçak

46 kez okundu.

Paylaşım:Tweet about this on TwitterShare on Google+Share on FacebookEmail this to someone

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir